Gelgit Aklının Cenderesindeki Batı ve Doğu

Osho, namı diğer Rajneesh; batı toplumunun tanıdığı en meşhur çakma gurulardandır. Bu kel kafalı adam hep takke benzeri bir şapka ile dolaştı.

Bu takkesi her zaman yaptığı gibi müridleri ile dalga geçmek için miydi yoksa gerçekten kelinin görünmesini istemiyor muydu, ya da ikisi birden miydi, bunu bilmiyoruz.

Yani acaba -takke düştü kel göründü- sözüne mecazi bir yaklaşım getirip -benim takkem düşmez, kelim de görünmez, taa ki siz bende bir numara olmadığını anlayıp da kendinizi benden kurtarana kadar- demeye mi getiriyordu, bunu da bilmiyoruz.

Kendisine soramayacağız zira 1990 yılında öldü ya da bazılarının iddiasına göre çok yakınındaki doktorları ve aynı zamanda müridleri olan birkaç şarlatan tarafından kendisine ilaç verilerek öldürüldüğü söylenir.

Bu şartlatanların Osho’yu yönettiği büyük bir gücü ve buna bağlı bir ekonomik değeri ele geçirmek için öldürdüğü iddia ediledurur. Bunu da bilmiyoruz ama bildiğimiz birşey var ki halen Hindistan’ın Maharashtra eyaletinin Pune şehrinde Osho’dan kalan bir sözüm ona arınma merkezi var ve Osho’nun kitapları, videoları, bilimum şeyleri yok ve çok satıyor.

Osho’nun kitlesi -aslında ağına düşürdüğü- insanlar da diyebiliriz, büyük ölçüde batılılardan oluşuyordu. Bunlar Osho’nun Hindistan’ın Bombay şehrindeki ününü duyup herşeylerini geride bırakıp binlerce kilometre yol gelip Osho’ya sığınan insanlardı. Osho onları manevi kanatlarının altına alırken hem maddi hem de manevi açıdan sömürmekten hiçbir zaman geri durmadı.

Osho ilk meydana çıktığında Hindistan’da kendine hatırı sayılır bir taraftar kitlesi bulmuştu ki bu Hindistan için oldukça anlaşılabilir bir durumdur zira Hindistan’da herşeyin gurusu ve tüm bu guruların da kendine özgü bir kitlesi vardır. Hindistanlı gurular Hindistan kültürünün en temellerinde kendine yer bulmuş genelde saçı sakalı birbirine karışmış kerameti kendinden menkul insanlardır.

Hindistan’da ünü arttıkça kendisine destek olan öyle ki ayaklarını öpen insanların çokluğu kadar düşmanları da gittikçe çoğalıyordu. Osho bu aşamada bir karar verdi ve önce Hindistan’da kendine güvenli bir yer aradı fakat sonunda Sheela isimli genç bir müridinin yönlendirmesi ve öncülüğü ile kendine Amerika Birleşik Devletleri’nde buldu. Osho artık batıdaydı ve ününe ün katan bir dönem başlamıştı.

Müridleri genelde maddi durumu iyi olan fakat hayatta yolunu kaybetmiş insanlardan oluşuyordu ve bunlar genelde genç insanlardı. Müridlerine her türlü sapkınlığı serbest bırakarak onları iyileştireceğini iddia ediyordu ve bu sayede iyileşmek derdi olmayan insanlar da bu bohem için ona katıldı ve hem müridlerinin sayısı hem de ünü daha da arttı.

Hindistan’da fakirlik ve yokluk çok derin boyutlardadır. Bunun yanında gelir dağılımındaki adaletsizlik ve köleliği andıran sınıfsal yapı oldukça derindir. İnsanlar sınıflar halinde yani bir kast sistemi içerisinde yaşar. Köle doğanlar hep köle kalır, sınıflar arası geçişler zor, hatta imkansızdır.

Bu Yazı da İlginizi Çekebilir ===>  En Yaşanılır Memleket Hangisi?

Zıtlıkların ülkesi Hindistan’da insanlar sanki başka çareleri yokmuşcasına mutludur. Elbette mutluluk ile mutsuzluk dünyanın her yerinde olduğu gibi Hindistan’da da kol koladır fakat bu -başka çareleri yokmuş gibi mutlu olma hali- çok dikkat çekicidir. Hindistan’ı gezdiğim dönemde bunu ordaki tanıdıklarıma çok sordum. Tüm bunlara rağmen bu insanlar nasıl böyle mutlular sorusuna verilen genel cevap -insanlar günlük en temel ihtiyaçlarını karşılamakta bile çok zorlandıkları için her zaman azla yetinmeyi kabullenmiş durumdalar, buna bu kadar odaklandıkları için fazlasını istemiyorlar ki işin aslı fazlasının nasıl olacağını da bilmiyorlar-.

Bu yorum benim için her zaman Hindistanla ilgili en dikkat çekici ve doğru gibi gelen yorumdur.

Ama doğuda böyleyken batıya geldiğinde bundan çok farklı bir insana dönüşen insan beni her zaman düşündürmüştür. Hintli batıya gelince bu -kanaat etme ve herşeye rağmen mutlu olmaya çalışma- durumu 180 derece değişir. Doğuda kanaatkar Hintli batıda hırslı, sinsi, pasif agresif, kariyerist ve ne olursa olsun bir daha doğuya dönmemeye yemin etmiş birine dönüşür.

Doğuda saatine bakmayı pek tercih etmeyen bir Hintli batıda dakik bir insana dönüşür. Doğuda -canımız sağolsun- modunda yaşayan bir Hintli batıda kariyer havucunu görünce babasını satacak kadar hırslanır.

Batının dikkatli bakabilecek gözleri bunu görebilecekken görmemeyi tercih eder ve ruhunda dolduramadığı boşluğu doğuda dolduracağını ümit eder. Çünkü ümit fakirin ekmeği olduğu kadar zenginin de ekmeğidir. Taa Avustralya’lardan, Amerikalar’dan kalkıp Hindistan’a Osho’ya sığınmaya gelen insanlar da bunun peşindedir.

Batı insanı görece yaşam standardına sahiptir fakat bu bir sahiplik mi yoksa elden kolayca gidebileceği çok iyi bilindiği için uğruna hem çok çalışılacak hem de tüm doğuyu kendine köle etmeye yemin ettirecek bir kira sözleşmesi ve daha da ötesi bir ipotek midir?

Sağlık hizmeti, eğitim, temiz caddeler, saygılı devlet memurları, hesap veren politikacılar, hak-hukuk-adalet, insanın tek bir kuruşu bile israf olmasın diye kurulmuş kapsamlı bir finansal sistem ve daha birçok şey batının temelleridir. Makina gibi işleyen bu sistemi en iyi batı metrolarında görürsünüz.

Tıkır tıkır işeleyen, zamanında gelen, insanları bir yerden bir yere genelde de -evden işe, işten eve- taşıyan ve öyle olsun diye yapılmış metrolar batı insanının 9-6 yollarının gün başı ve gün sonudur.

Batı insanı sıkı çalışır. Disiplinlidir. Çünkü eğer öyle olmazsa herşeyinin elinden gideceğini bilir. Bugün batıda hangi ülkeye giderseniz gidin, bir ortama girdiğinizde temel konu hep yaşam standardı ve paradır. Sanatı, sporu, edebiyatı, bilimi bile satılıktır batının.

İnsan sormadan edemiyor; yaşam standardının bu kadar yüksek olduğu, herşeyin bir tıkla satın alınabildiği, sokakların bu kadar temiz ve steril olduğu, herşeyin kılı-kılına tıkır tıkır işlediği bir sistemde insanlar parayı-pulu neden bu kadar dert ediyor? Mesela birkaç arkadaşla yenilen yemeğin parasını neden bir kişi çekmiyor? Bu neden gönlünden kopup içinden gelemiyor? Neden hesabı kuruşu kuruşuna paylaşıyor bu insanlar?

Bu Yazı da İlginizi Çekebilir ===>  Çürüyen Birşeyler Var Danimarka Krallığında

Ya da örneğin İngiltere gibi küçük bir ülkede, bir adada, nüfusu sadece 67 milyon olan bir ülkede bir ev satıldığında neden işin içine 15 ve hatta daha fazla sayıda şirket giriyor?

Neden en ufak bir restoran başarılı olduğunda çok değil birkaç yıl içinde büyük bir şirketler topluluğu tarafından satın alınıp bir zincire dönüştürülüyor ve artık yemeklerin tadı neden kaçıyor?

Yaşam standardı bu kadar yüksekse neden insanlar işlerini kaybetmemek için işyerinde hırs küpü ve ayak kaydırma sporu şampiyonu kontenjanından devam ediyor hayatına?

Kimbilir belki de yapamadığın şey ya da elinde olmayan şey; mutluluk, diline vuruyor. Mutluluk sandığın şeyler kılığında diline vuruyor. Birgün büyük bir ev, öbür gün Ferrari, daha başka birgün Ferrari’ni satıp bu satışı neden yaptığını anlattığını yazdığın kitabının satış gelirleri ile dolu banka hesabın, öbür gün bir başarı beratı ama senden başka herkes o başarıyı kıskandı bile. Hasetlik ettiler, seni varya, ellerine versen, neler neler. Ya da bunların hayali. Havuç ve peşinden koşanlar, nerdeee hani? Neco 1982’de Eurovision’da sormuştu, nerdeee hani?

Yaşam standardının bu kadar yüksek olduğu toplumlarda işyerinde yapılan -sözde- etkinlikler neden insanları o şirkete çekmek için reklam edilip duruyor? Motive edecekti o etkinlikler seni, ama ağzındaki kötü tat biraz daha kötüleşti. Normal bir insan pizza yemeye, birşeyler içmeye, bowling oynamaya, pikniğe, sinemaya, tiyatroya sevdikleri ile gider, kafa dengi arkadaşları ile gider. İş arkadaşlarıyla neden gitsin? Gitmek istemezse neden dışlansın? Hani motive edecekti?

Neden -bizim işyeri etkinliğimiz diğer şirketlerinkinden daha güzel- diye çarşaf çarfaş reklam yapan, bunu iş ilanlarında -benefit- olarak sunan şirketler konu maaş zammına ve çalışanların daha makul çalışma saatlerine gelince bir anda neden Hint fakirini oynamaya başlıyor?

Doğunun insanı buna özenir. İsterki onun da böyle şeyleri olsun. Haklıdır da. Güzel bir yaşam herkesin hayali. Güzelse tabi ama anlatamazsın.

Dillere pelesenk olmuş -komşunun çimleri daha yeşil görünür- lafı bu durumu güzel anlatır. Fakat sadece çim biçme özelinde baktığımızda bile batı ile doğu arasındaki bu derinlemesine paralel evren farkı hemen dikkat çeker. Mesela batıda çim biçmek para eden bir aktivitedir zira zaman değerlidir. Ya değerli zamanınızı harcayıp çimlerinizi kendiniz biçersiniz ki komşununkinden daha yeşil olsun, ya da bu işi birine parayla yaptırırsınız.

İnsanoğlu güneşin ne zaman gelip ne zaman gittiğini hesap edip onu bile paraya tedavül etmiştir batıda, vakit nakittir öyle mi?

İsviçreli -sarışın mı sarışın, eğitimli mi eğitimli, hanım mı hanım- bir arkadaşım bir keresinde demişti ki -Mehmet biz İsviçreliler çok düzenliyizdir, İsviçre şöyledir-böyledir, sokaklarda bir çöp bile bulamazsın felan, ama bizler pislik insanlarız, inan bana-.

Bu Yazı da İlginizi Çekebilir ===>  Kapitalizm

Dünyanın en iyi saatlerini yapıyor olmalarından mı anlamalıyız bunu?

Güneşin hareketlerini paraya en iyi tedavül etmelerinden? Ya da dünyanın en zalim, en sırtlan, en şeytan diktatörlerinin parasını kuruşuna bile hiç dokunmadan ve kimselere dokundurtmadan kendi bankalarında saklıyor olmalarından mı? Tabii ki saklamak için verdikleri hizmetin ücretini almak şartıyla.

Batı insanı bir yandan doğudan insan gelmesin diye sınırlarını sımsıkı kapatırken bir yandan da kendi evlatları kendinden kaçıp doğuya, doğunun müritlerine sığınır. Doğunun insanı ise o sımsıkı kapatılmış sınırları aşmanın bir yolunu bulmak için çabalar durur.

Nedir bu batının çimlerini doğuya daha yeşil ve doğunun çimlerini de batıya daha yeşil gösteren şey? Bahçeleri değiş tokuş etseler daha mutlu olacaklar mı? Herkes yeni bahçesindeki çimleri artık bundan sonra beğenecek mi? Çimler kendi bahçelerinde daha yeşil ya da yeterince yeşil görünecek mi? Yoksa bahçeler değiştirildiğinde de hala başkasının bahçesindeki çimler her zaman daha yeşil görünmeye devam edecek mi?

Batıda Ferrarisi’ni ve iş ortamlarında arkadaşını satan bilge(!) doğuda Ferrari’ye sahip olma hayalinden vazgeçip iş ortamında da insan kalabileceğine ikna olabilecek mi?

Doğudaki insan batıya geldiğinde batılının Ferrarisi’ni neden kendisine sattığını idrak edebilecek mi? Ya da doğudan gelen iş ortamında ve bilimum insan ortamında her yolu mübah sayıp hiç elde ettirilmeyeceği havucun peşinden koşmaya devam etmekten vazgeçebilecek mi?

Hem doğunun insanı hem batının insanı bu soruların cevaplarını Osho ve benzerlerine sordu. Osho onlara hem doğunun derviş kılıklı, bir lokma bir hırka diyen doğulu insan yaşamını hem de batının Rolex saatli, onlarca lüks arabalı, özel jetli, sözüm ona sınırsız hazlı yaşamını sundu. Bu iki yaşama da müridleri sayesinde sahip oldu ve bu yaşamı onlara gösterdi, bu iki çeşit umudu da onlara sattı.

Hem Hindistan’da hem de batının her ülkesinde kendine büyük bir taraftar kitlesi topladı. Maneviyat derken bunun maddiyatla birlikte kol kola yürüyebileceğini iddia etti ve sadece kendisi ve birkaç yakın müridi böyle yaşarken geri kalan müridlerini kendine köle etti.

Osho özelinde ve tüm batı ve doğu genelinde, gelgit aklının cenderesindeki batı ve doğu insanı acaba neyi ıskalıyor?