İsveç Mi Döver İngiltere Mi? Biri İsveç’te Biri İngiltere’de Yaşayan İki Gurbetçi Kapışıyor!

Sosyal medyada paylaş!

Korkut, 1996’dan beri İsveç’te.

22 yıl boyunca inşaatlarda moloz taşımaktan, İsveç’in en popüler internet sitelerinden birinde bilişim uzmanı olarak çalışmaya, oradan da kendi işini kurup turizmcilik yapmaya kadar birçok şey yaptı ve birçok şey yaşadı.

Öylesine değil, gözlemleyerek, anın tadını çıkararak yaşanmış koca 22 yıl.

Korkut’a tüm bu olan biteni konuşmak istediğimi söylediğimde ve bunu mehmetc.com’da yayınlamak istediğimden bahsettiğimde sağolsun beni kırmadı ve röportaj teklifimi kabul etti.

İsveç ve İsveçliler hakkında (evet kızlarını da konuştuk) başka yerde hiç duyamayacağın bir röpörtaj seni bekliyor!

Başlıyoruz, kulak ver.

Mehmet: Merhaba Korkut, öncelikle beni kırmayıp röportaj teklifimi kabul ettiğin için ve tüm sorularıma içtenlikle cevap verip İsveç’te yaşadığın 22 yılın adeta bir panaromasını sunduğun için çok teşekkür ederim.

Korkut: Rica ederim, seninle sohbet etmek benim için bir zevk.

Mehmet: Öncelikle klasik soru ile başlamak isterim, bize kendini tanıtır mısın?

Korkut: Elbette. Türkiyeliyim. Türkiye’de son durağım Ankara idi ama ondan önce de ailemin memur olması dolayısıyla Mersin ve İstanbul’da da yaşadım. Son durak Ankara dedim ama aslında Türkiye’de kopamadığım tek yer İstanbul. Hala ara-sıra İstanbul’a gidip gelmezsem rahat duramam.

Ünivesiteyi Ankara’da okurken tanıştığım kız arkadaşım İsveçli idi ve o okulu bitirdiğinde ben bitirmeyi beklemeden evlenip İsveç’e geldik. Türkiye’de başka türlü bir dinamiği var ilişkinin, burada başka. Bir kere her şeyden önce yalnız başınızasınız ve bu bir hayli yıpratıcı olabiliyor. Bir süre sonra birbirinizden farklı yönlere savrulmanız ihtimal dahilinde. Bizde de öyle oldu ve ayrılmaya karar verdik. Bu arada ben İsveç vatandaşlığını almış bulunuyordum ve bu şartlar altında Türkiye’ey dönmeyi tercih etmedim.

İsveç

İsveç

Mehmet: O zaman ailen bir gurbetçi ailesi değil, sen İsveç’e sonradan gelenlerdensin.

Korkut: Evet, benim ailem öyle olmadığı gibi ailemizde bu şekilde yurtdışında yaşamış bir iki kişi ya vardır ya yoktur. Onlar da okumaya gidenler. Gidip te kalan olmadı aralarında. Geri döndüler.

Mehmet: Türkiye’de nasıl bir hayatın vardı?

Korkut: Türkiye’de iş hayatına hiç girmedim. Bir gün bile çalışmışlığım yoktur. Üniversitedeyken müzikle ilgileniyordum. grubumuz vardı, haftada iki gün barlarda sahne alıyorduk. Hala daha müzikle ilgileniyorum amatör olarak. O dönem Ankara’da müzik hayatı oldukça hareketliydi. Pamela, Özlem Tekin, Özge Fışkın bizim dönemin yıldız adayları idi. Ben de bir dönem Şebnem Ferah’la çaldım.

Türkiye’deki hayatım, özellikle üniversite okuduğum dönemde güzeldi diyebilirim. Öncesinde de bir devlet lisesi olmasına rağmen prestijli sayılan Ankara Bahçelievler’deki meşhur Deneme Lisesi’nde okumuştum. Oldukça başarısız, ama çok eğlenceli bir okul hayatım olduğunu söyleyebilirim.

Mehmet: İsveçce’yi nasıl öğrendin?

Korkut: Bizim aile biraz sosyal demokrattır. Dolayısıyla İsveç ve Olof Palme’nin doğal olarak bir yeri vardı daha henüz buraya ayak basmadan kalbimde. Bu nedenle çok heves ettim dil öğrenmeye. Sadece İsveç’te değil, her yerde entegre olmak için oranın dilini bilmelisin. İsveç’te göçmenlere yönelik mecburi dil kursları vardı belediyeler tarafından sunulan. Bunların kalitesi benim gittiğim zamanlar gayet iyiydi ama şimdi aynı ölçüyü tutturamadıklarını görüyorum. Bu dil kurslarına gitmezsen kimse seni mecbur etmez ama yumuşak bir mecburiyet var gibi diyebiliriz, yönlendiriyorlar.

Normalde 2 sene kadar sürüyor kurslar ama ben 8 ayda tamamladım. Çünkü evde de çok çalıştım. Kütüphaneden kitaplar alıp evdeki sözlüğümü de yanına koyup çalışıyordum sürekli. Sonra İsveç’te televizyonlarda dublaj yoktur. Amerikan ve İngiliz televizyon programları İsveçce altyazı ile verilir. Bu benim hem İsveçcemi hem de İngilizcemi aynı anda geliştirmemi mümkün kıldı.

Mehmet: İsveç’te geçimini nasıl sağladın? Mesela hangi işlerde çalıştın?

Korkut: İnşaatlarda moloz taşıdım. Mecbur da değildim ama evde boş boş oturacağıma bakalım biraz para kazanalım, nasıl olacak diye düşünüyordum. Tren istasyonlarında trenlere yiyecek içecek yükleyen bir şirkette çalıştım. Sokaklarda Stockholm’in en soğuk günlerinde sosis sattım. Restoranlarda çalıştım. Barmenlik yaptım.

Bu arada İsveçce temel dil kursunu bitirdikten sonra bir üst kura da hızlıca gittikten sonra artık kendime yıldızı parlayan IT branşında bir meslek edinme hedefi koymuştum. Unix işletim sistemi üzerine bir yıllık bir eğitim alıp bilişim uzmanı olarak İsveç’te ve hatta İskandinavya’da o zamanın en büyük sosyal ağı olan bir şirkette işe girdim.

Her şey güzel başlamış ve harika giderken 2000 yılında IT sektörü krize girdi. Pek çok şirket iflas etti o dönem. Bizimki de. Ben işsiz kaldım. Öğrencilik döneminde ekstra gelir elde etmek için barmenlik yaptığım yerin sahibi olan arkadaşım ortaklık teklif etti ve barın yüzde otuzunu alarak bar ve restoran işletmecisi oldum. 2001-2009 arası böyle geçti.

Sonra bu kadar yeter deyip turizmci bir arkadaşımla kendi turizm şirketimizi kurduk. 2009-2014 arası da böyle geçti. Bundan sonra da bir özel okulda turizm ve internet teknolojisi üzerine dersler verdikten sonra şimdi freelance olarak internet işleri alıp bir takım internet siteleri, dergiler-gazeteler için yazılar yazıyorum. Bunlar haricinde kendi blogumda yazıyorum.

Mehmet: Bi dakka, burda bir sürü yeri açmamız ve tek tek konuşmamız gerekiyor. Tren istasyonlarında trenlere yiyecek sağlayan işle başlayalım mesela. Ne yapıyordun? İş nasıldı?

Korkut: Trenlere yiyecek ve içecekleri yüklüyordum. İsveç’in ücreti en berbat işi olabilirdi. Şakacı bir arkadaşımız vardı, Glenn adında. Bir keresinde cebimden bozuk para düşürmüştüm ve bana Korkut, dikkat et, maaşın düşüyor demişti. Aylık elime vergiyi çıkınca 1000 euro para kalıyordu ki bu Stockholm’de geçinebilmek için iyi bir para değil. Ama eğleniyorduk.

Çok farklı ülkelerden gelen insanlar vardı. Ücret düşük olduğu için aranan kalifikasyon da düşüktü. İsveç toplum piramidinin en dibinden bir kesit olarak çalışıyorduk burada. Pek çok göçmen ve mülteci, bir hayli de asla daha iyi bir iş bulamayacak kalibrede İsveçli vardı. İstatistiki olarak işçi sınıfından sayılan, ama işçi demeye bin şahit istenecek alt bir sınıftı bu. Hırlısı, hırsızı, ırkçısı. Harika gözlemler yapma fırsatım oldu. Bu işi yaparken bir sürü anı da birikti.

İsveç

İsveç

Mehmet: Peki ya barmenlik işi nasıl başladı ve çalıştığın bara nasıl ortak oldun?

Korkut: Sosis sattığım günlerden biriydi. Bir Türkiyeli tanıdığım yanında yine Türkiyeli biri ile geldi ve sosis aldı, hoş-beş derken yanındaki arkadaşı ile tanıştım. Benim Türk olduğumu ve Türkiye’de üniversite okumuş, ortam görmüş biri olduğumu anlayınca bana “ben yeni bir mekan açtım, eleman lazım, gelip orda çalışır mısın?” dedi. Ben de kabul ettim ve barmenlik maceram başlamış oldu. Çalışırken arkadaş da olduk patronla.

Mehmet: Ya sonra? Ortaklık nasıl başladı diyorum?

Korkut: Çalıştığım IT şirketi iflas ettikten sonra tekrar bara döndüm. Bir süre sonra mekanın sahibi olan arkadaşım ortak olmayı teklif etti. Kabul ettim. Yüzde otuzla ortak olmaya yetecek param yoktu. Biraz Türkiye’deki ailemden borç aldım, biraz İsveç’te biriktirdiğim paralardan koydum ve biraz da içeriye yani bara borçlandım ve çalışarak ödedim.

Barda hem ortak hem de çalışan olarak 8 sene çalıştım ve güzel günlerdi.

Mehmet: Turizmcilik nasıl başladı?

Korkut: Barmenlik ve işletmecilik yaparken hem İsveçli hem de farklı milletlerden bir sürü insan tanıdım. Çok geniş bir çevrem oluştu ve bu sırada İsveçliler’in içince ne kadar farklılaşabildiğini de gözlemleme fırsatım oldu. Bu geniş çevremden tanıdığım bir arkadaşım bir turizm firmasında çalışıyordu. Bana kendi işimizi yapmayı teklif etti, kabul ettim. Bardaki hisselerimi ortağıma devrettim ve turizm işine başladık.

O zaman 10 bin euro gibi küçük bir sermaye ile başladık.

İsveç

İsveç

Mehmet: Turizm işinde neler yapıyordunuz? Ne kadar sürdü? Güzel paralar kazanabildin mi?

Korkut: 6-7 sene kadar da bu sürdü. Evden çalışıyorduk,  tüm işi internet üzerinden yürütüyorduk. Güneş-Kum-Deniz değil de kültür turizmine odaklandık. Bu sayede Türkiye’de yaşarken görmediğim Truva, Kapadokya ve Pamukkale gibi yerleri gördüm. Sonra Türkiye’de Gezi Parkı olayları ile birlikte  Avrupalı turistlerin Türkiye’ye ilgisi yavaş yavaş azaldı. Bir de buna rakiplerin piyasaya girmesi de eklenince kar marjlarımız baya düştü.

Mehmet: Siz bu durumda ne yaptınız?

Korkut: Ne yapalım, birşey yapmadık. İşi büyüttüğümüz dönemde Türkiye’den büyük bir turizm şirketi bize ortak olmuştu ve şirketimizin yüzde 75’ini satın almıştı. Birlikte güzel bir ivme yakalamıştık fakat az önce saydığım nedenlerden dolayı işler durgunlaşınca Türk şirketi de İsveç piyasasından çıkma kararı aldı. Biz de şirketimiz geri aldık.

Bu Yazı da Hoşuna Gider ===>  Ankara Anlaşması Vize Başvurum Reddedilirse Ne Yapmalıyım?

Mehmet: Peki şu anda ne yapıyorsun?

Korkut: Şu anda rahat bir programım var. Freelance işler yapıyorum ve evden çalışıyorum. Çeşitli internet siteleri, gazeteler-dergiler için yazılar yazıyorum.

Mehmet: İsveç’te yanında çalıştığın Türkliyeliler’den, özellikle de çok nitelik gerektirmeyen işlerde çalışırken sana kötü davranan oldu mu?

Korkut: Yapı itibari ile mesafeli biriyim. Bu yüzden o tür durumlara yol açacak şeyler pek olmadı. Bir de buraya geldiğinde dilin falan yetersiz olduğu için en iyi dil çalışırken öğrenilir diyerek iş ve işçi bulma kurumu senin çalıştığın ilk yerde maaşının büyük bir bölümünü ödüyor. İşverene pek mali külfetin olmuyor. Hal böyle olunca senin de eyvallahın olmuyor. Mecbur değilsin yani.

Mehmet: Yani bir nevi İsveç devleti sana kol-kanat geriyor diyebilir miyiz?

Korkut: Evet diyebiliriz. Sistemin güzel tarafı bu. Kötü tarafı ise hem çalışanlar hem de işveren tarafından sıkça suistimal edilmesi. Vergi mükelleflerinin parasına konmak için türlü türlü dümenler döndüğünü tahmin edebilirsin.

Mehmet: Peki hiç mi gözüne batan, seni rahatsız eden, zor gelen birşey olmadı bu dönemde?

Korkut: Dediğim gibi, Türkiyeli işverenlerimle çok ciddi sorunlar yaşamadım. Fakat bazen bana tuhaf gelen şeyler olurdu. Örneğin çalıştığım yerlerden birinde patronum acayip derecede cimri biriydi. Mesela ben Türkiye’ye tatile giderken bana “Korkut yanında Türk Lirası yoksa ben sana uygun fiyattan döviz bozarım” derdi. Bunu yaparken kurdan kazanacağı para bir şişe süt almaya bile yetmezdi belki ama yine de bu tür ufakcık kazançların peşinde koşardı. Bu tür şeyler bana çok tuhaf gelirdi. Bir kere olsa, bu insan böyleymiş dersin. Ama birden fazla kereler karşılaştım, karşılaşanlardan da çok duydum.

Mehmet: Gördüğüm kadarı ile durumun oldukça iyi. Birikim yapabildin mi?

Korkut: Eh, sen öyle görüyorsan öyledir, fena sayılmaz. Bankada birikmiş param felan yok ama biraz gayrimenkulum var. Stockholm’da oturduğum ev benim. Türkiye’de bir iki bir şeyler var. Daha fazla olabilirdi ama olmadı diye hayıflanmıyorum. Dönem dönem hızlı yaşadım, para biriktireyim gibi kaygılarım pek yoktu.

Mehmet: İsveç’te yaşadığın tüm bu 22 yıl boyunca en çok zorlandığın şey ne oldu?

Korkut: Valla pek zorlandım diyemem. Bir şekilde gemim yürüdü, yürüttüm. Pek öyle aman aman zorlandığım bir yer aklıma gelmiyor. Ama mesela şöyle bir şey var; İsveç’te mesleki ve ekonomik başarıyı bir yere kadar yakalayabilirsin ama sınıf atlamak zordur. Bu durum sadece göçmenler için değil İsveçliler için de öyle. Babası memur olan memurdur. Bankerin oğlu banker olur. İsveç sosyal demokrasiyi benimsemiş bir toplum gibi görünür fakat buna rağmen İsveç’te de toplumun farklı kesimleri arasında belirgin ayırımlar var diyebilirim.

Yani toplumsal sınıflar var ve bunlar arasında pek bir geçişkenlik yok.

Yani sınıfın neyse genelde orda kalıyorsun. Mesela Amerika bu bakımdan daha farklı. Saati 10 dolara araba yıkarken bir anda kendi araba yıkama şirketini kurmuş olarak bulabilirsin. Tabii her şey ekonomik başarı değil. Amerika’nın göçmenlerden kurulmuş olması meseleyi bambaşka bir yere getiriyor. Buradan bakarsan daha eşitsin Amerika’da. Oysa Amerika dünyada eşitsizliğin olduğu bir ülke olarak bilinir. İşte nasıl baktığına bağlı.

Ben şimdi geriye dönsem ve bir karar verecek olsam İsveç’e değil de Amerika’ya yerleşirdim.

Mehmet: Ama sence bu elma ile armut kıyaslamak olmuyor mu? Amerika ile İsveç pazar büyüklüğü açısından kıyaslanmayacak derecede farklı ülkeler. Dolayısıyla sıfırdan bir iş kurup çok zengin olman mümkün.

Korkut: Tabii ama ben de zaten elma yiyeceğime armut yemeyi tercih ederdim diyorum 🙂 İsveç’te bunca yıldır benim kafamın almadığı bazı şeyler var.

Mehmet: Anlıyorum. Buna somut bir örnek verebilir misin?

Korkut: Elbette, verebilirim. Mesela İsveç’te kiralık konutların hepsine konutun yeri ne olursa olsun aynı kira bedelini biçilir. Yani örneğin 60 metrekare bir ev Stockholm’de şehir dışında da olsa şehrin en güzel yerinde de olsa kirası aynıdır, değişmez.

Kulağa hoş geliyor değil mi?

Mehmet: Evet, çok hoş geliyor. Beylikdüzü’ndeki bir evin kirası ile Nişantaşı’ndaki bir evin kirasının aynı olması gibi birşey. Güzelmiş be abi.

Korkut: Evet çok güzel bir uygulama, ama uygulayabilirsen güzel. Uygulanamıyor ve bu durum bu konutlara her isteyenin oturabileceği anlamına gelmiyor.

Mehmet: Neden uygulanamasın ki? Buna engel ne? İsveç hak-hukuk-adalet gözeten bir devlet değil mi?

Korkut: İsveç hak-hukuk-adalet gözeten bir devlet fakat ortada İsveçliler’in yarattığı bir durum var. Şehir merkezindeki evlerin hemen hepsine İsveçliler yerleşmiş durumda, aslında çöreklenmiş durumda demeliyim. Bu insanlar bu evlerden ölene kadar çıkmıyorlar.

Mehmet: Tamam işte. O zaman bu insanlar ölünce hakeden birisi gelip o eve oturamaz mı ve bu bahsettiğin standart kirayı ödeyerek güzel bir evde oturmanın keyfini süremez mi?

Korkut: Sürebilirdi ama olmuyor. Bir kere bunlar çok uzun yaşıyor. 1960’da kiracı olarak girdiği evden 2020’de cenaze olarak çıkabilir adam. Sadece bu değil. Yaşlı bir insan torunum bana bakacak diyip o eve torununu kiracı olarak kaydettirebiliyor. Bu durumda o yaşlı kişi ölse bile evin kiralanma hakkı torununa ya da çocuklarına geçiyor. Bu durum nesiller boyu böyle sürüp gidiyor ve böyle olunca da şehir merkezindeki evlerde sadece İsveçliler oturabiliyor.

Bugün benim oturduğum semtte kiralık ev sırası 30 sene. Bugün yeni doğan çocuğunu kaydettir, yaşı 30 olunca gelip otursun. Doğu Almanya’da bile Trabant adındaki tenekeden arabayı almak için sıraya yazıldığında 2 senede sıra geliyordu.

Kirası aynı olan diğer evler ise şehir dışındaki gettolarda. Oralarda ise genelde göçmenler oturuyor ve bu muhitler Somali’den hallicedir suç işlenme oranı olarak.

Mehmet: Hiç “lanet olsun bu ülkeye, nerden geldim arkadaş!” dediğin oldu mu?

Korkut: Yok, yine de hiç olmadı. Sevdiğim, benimsediğim bir ülke İsveç.

Mehmet: İsveç’te yaşadığın en güzel dönem hangisiydi peki?

Korkut: Herhalde ilk boşandığım dönemdi. Barda maaş artı bahşişlerle çalışıyordum ve para su gibi geliyor, su gibi gidiyordu. Bar işinin bir handikapı var. Dikkat etmezsen gelen gider böyle. Elinde para tutamazsın. Çünkü senin barı kapatırsın, arkadaşların gelir, taksiye atlarsınız, sabah 3’e kadar açık bir başka bara gidilir. Orası kapanır, 5’e kadar açık bir yere gidersiniz. Yenilecek, içilecek, inilecek, binilecek.

Bu dönemde Finli bir kız arkadaşım da olmuştu. Onu ziyarete Finlandiya’nın kuzeyine gitmiştim. Yaz ayıydı. Kuzeyde güneş neredeyse hiç batmaz o zaman. Çok detaylara girmek istemiyorum ama gerek gittiğim yerde, gerek giderken ve gerek gelirken yolda çok güzel şeyler yaşadım. Bekâr erkeklere tavsiyem, asla yolda birbirimize arkadaşlık ederiz diyerek iki sap olarak seyahate çıkmasınlar. Büyük hata! Tek çıkın. Tek takılın.

Mehmet: Vay be Korkut! Hızlıyım diyorsun yani?

Korkut: Yok, öyleyim de demiyorum. İşin güzel tarafı bu zaten. Hızlı olmana gerek yok. Ama biraz yalnız olmalısın. Sanılanın aksine, insanın canı sıkılmıyor.

Mehmet: Bişey demiyorum abi. Tabii ki bayan arkadaşlarınla iyi geçinmeni takdire şayan buluyorum. İnsanlarla iyi ilişliler kurmak iyidir, güzeldir. Destekliyorum.

Peki, bayan arkadaşlardan laf açılmışken; İsveçli kızlar gerçekten de anlatıldığı kadar güzel mi?

Korkut: Bal yiyen baldan usanır.

Mehmet: Vay be bilader, demek bu kadar güzeller!

Korkut: Evet, İsveçli kızlar güzeldir.

Balları yedim bitirdim anlamında söylemiyorum. Sürekli gözünün önünde olan şeyin değeri pek olmuyor. Komşunun bahçesi daima daha yeşil.

Ama bir yerden sonra gözün alışıyor. Olmayanı arıyorsun. Türk kadınları çok güzel mesela. Türkiye’de söylesen inanmıyorlar.

Mehmet: Ona yüzde yüz katlıyorum. Yani hem Türkiyeli kadınların güzel olduğuna katılıyorum hem de bunu söyleyince Türkiyeliler’in inammadığına katılıyorum. Başka yerin kadınlarını birşey sanıyorlar. Tamam evet birşey ama Türkiyeli’nin de güzeli güzel.

Korkut: Yalnız şunu söyleyeyim, bu sadece İsveç’in kadınlarına özgü bir durum değil. İsveç’te erkeklerde oldukça yakışıklıdır. Hatta şöyle diyeyim, burda doğup-büyüyen göçmenler de oldukça güzel ve yakışıklıdır. Genel olarak İsveçliler  güzel fiziğe ve yüz hatlarına sahip insanlar.

Bu Yazı da Hoşuna Gider ===>  İngiltere'de Banka Hesabı Nasıl Açılır?

Mehmet: Havası-suyu yarıyor diyorsun?

Korkut: Öyle diyebiliriz. Ama burada da büyük kentler, başta Stockholm ve Göteborg ve Malmö’yü ülkenin genelinden biraz ayırmalıyız. Büyük şehirlerde insanlar beslenmelerine dikkat ediyor, spor yapıyor ve genelde kendilerine bakıyorlar. Bu yüzden de sadece etnik İsveçliler değil herkes güzelleşiyor.

İsveç

İsveç

Mehmet: İsveçli kızlar rahat mı sence?

Korkut: Öyle diyebiliriz genel olarak daha detaylı bilgi istiyorsan rahat ile neyi kastettiğini biraz daha açman lazım.

Mehmet: Yok ben açmayayım, benim hanım blogumu kapatmasın sonra 🙂

Korkut: Tamam, bu röpörtajı yayınladıktan sonra evdeki merdaneyi saklamayı unutma o zaman.

Mehmet:  Yok unutmam 🙂

Mehmet: Yabancı ve göçmen olmanın dezavantajları nelerdir sana göre?

Korkut: Mutlaka vardır dezavantajları tabii ama doğrusunu söylemem gerekirse ben sadece avantajlarını gördüm. Mesela enteresan bir şey anlatayım. Birgün gece dışarı çıkmıştım, bir mekanın kapısında sıradaydım. İsveç’te de tüm Avrupa’da olabildiği gibi mekanların kapısında sıra olur.

Mehmet: Evet biliyorum, ben İngiltere-Bournemouth’ta öğrenciyken gece kulübü ve diskoların kapısında sürekli sıra olurdu.

Korkut: İşte birgün bir arkadaşımla bir mekanın kapısında sıradayız. O sırada mekandan biri çıktı ve o soğuk gecede tshirtü ile sigara içti, belli ki mekanda çalışan biriydi ve sigarasını içip içeri girecekti. O sırada bizim Türkçe konuştuğumuzu duydu ve yanımıza geldi.

“Siz Türkiyeli misiniz?” dedi. Biz de evet dedik. Nerdensiniz ve havadan-sudan muhabbet ederken bu adam mekandaki korumaların yanına gitti ve sırada bekleyen onlarca İsveçli’nin şaşkın ve aslında kızgın bakışları arasında bizi sıranın en önüne alıp mekana soktu ve korumalara da “bir daha bu arkadaşlar bu mekana geldiğinde kesinlikle sıraya girmeyecek, bunları direk içeri alacaksınız” dedi.

Biz o gün o şekilde içeri girdik ve bir daha hem o mekanda hem de birçok mekanda hiç sıraya girmedik ve her gittiğimiz yerde hürmet gördük. İlk içkilerimiz genelde bedava verilirdi ve bira aldığımızda yanında ücretsiz bir tane de viski ikram ederlerdi. Barın sahibi Süryani imiş. O Süryani sattı başka Süryaniler aldı. Yeni sahipleri ile daha da iyi arkadaş olduk.

İsveç’te mekanlardaki korumalar genelde Sırbistanlı çam yarması insanlardır. Onlar da bizi çok severdi ve her zaman koruyup kollardı. Mesela ben rock müzik severim ve bu tür mekanlarda nispeten hiç göçmen olmaz. Olursa bol ırkçı, neonazi olur. Böyle bir mekanın daimi müşterisi olmuştuk. Mekandaki İsveçli dazlaklar bize en ufak birşey yapacak gibi olsun, bu Sırbistanlı korumalar o kişileri mekandan karga tulumba dışarı çıkarırdı.

Mehmet: Neden böyle olurdu sence?

Korkut: Yabancılar yabancıları kollar. Nereden geldiğin ikinci derece önemli artık. Kafan karaysa, Türk olup da Sırplarla ve Yunanlarla anlaşman çok kolay. Yazılı olmayan bir kural bu göçmenler arasında.

Gece kulüpleri ve barlar daima Türk, Kürt ya da Süryaniler tarafından işletilir. Bu üç gruptan beni en çok şaşırtan özellikle Süryaniler’dir. Biliyorsun Süryaniler Türkiye’den adeta kovulmuş-sürülmüş insanlardır. Yaşlı Süryaniler bu sürülme durumunu hala hatırlıyorlar ve Türkiye’den ayrılırken yaşadıkları anıları pek iç açıcı değildi. Ama bunların çocuklarında yani yeni nesillerinde sebebini benim hala anlayamadığım bir Türkiye sempatisi de gözle görülüyor. Pek çoğu yaz tatillerini Türkiye’de geçirmeye bayılıyor. Al, İstanbul’a götür, gezdir, ömür boyu arkadaşısın bu insanların.

Mehmet: Anlıyorum. İsveçliler içki içince değişiyor ve normal hallerinden farklı bir hal alıyorlar dedin. Bunu biraz açar mısın?

Korkut: Elbette. İsveç’te lagom denen bir kavram vardır. Bu hemen herşeyde itidalli yani dengeli olmak gerekir anlamına gelir. Mesela sahip olduğun bir meziyeti anlatmak İsveç kültüründe ayıptır. Gösteriş yapmak ayıp sayılır. Benzer şekilde birşeye aşırı tepkiler vermek ayıptır, ortadan gitmelisin hep. Etnik İsveçliysen tabii. Yoksa Zlatan İbrahimoviç’sen, her türlü serbestliğin var.

Görüşlerinle ve davranışlarına çıkıntılık yapmayacaksın. Aksi halde bundan özellikle iş hayatın negatif etkilenir. Kariyerini bitirirler adamın!

Özgür bir ülke gibi görünen İsveç aslında aslında insanların yoğun bir toplumsal baskıya sahip olduğu bir yerdir. Bu baskı dini ya da siyasi bir baskı değildir ama toplumun kendisi sürekli seni orta yollu olman ve orta halli fikir ve davranışlara sahip olman konusunda yönlendirir.

Bu aslında oldukça bunaltıcı bir durum. Özellikle İsveçliler için.

İşte içince o kilit açılıyor. Her şeyi görürsün o zaman. Bütün dünyada insanlar içince açılırlar ama İsveçliler ayıkken çok kapalı olduklarından, içmiş halleri ile içmemiş halleri çok fark gösterir.

Başka bir örnek. Biz turizm işi yaparken İspanya’ya bir ticari görüşme için gitmiştik. Bizi öğle yemeğine götüren ve yıllardır orada yaşayan İsveçli kadınla beraber hepimiz yemekte şarap söyledik ve hep birlikte 2 şişe şarap içtik. Sarhoş olan, sapıtan  olmadı.

Böyle birşey İsveç’te olamaz. Çünkü iş yemeğinde içki içmenin yaratacağı suçluluk duygusu ve baskıdan sinirler gerilir. Çünkü bir iş yemeğinde alkol almak İsveç’te kesinlikle olabilecek birşey değildir. İsveçliler içince genelde sarhoş olur, öylesine biraz sohbete meze olsun diye içmek gibi birşey yoktur. Bunlar genellemeler tabii. Mutlaka bu normlara uymayan İsveçliler de bulacaksın.

Mehmet: Bu durum İngiltere’de de biraz böyle. Elbette İsveçte’ki kadar değil ama İngilizler’de içince biraz farklılaşır. Normalde içlerinde özenle tuttukları ve aslında sakladıkları duygu ve düşünceler dışarı çıkmaya başlar.

Farklı bir konudan bahsetmek istiyorum. Senin Gazete Duvar‘daki bir yazında İsveçliler’in İsveçli olmaktan pek gurur duymadıklarını ve aslında bundan biraz utandıklarını okuduğumu hatırlıyorum. Bu ne anlama geliyor?

Korkut: Şöyle bir örnek vereyim. Mesela İsveçce’de bir kelimenin başına u harfi gelirse o kelime anlamının tam tersine bürünür. Örneğin svensk kelimesi İsveç’e ait olan – İsveç’le ilgili – İsveçli demektir, bunun başına u harfi gelip te kelime usvensk olursa bu durumda anlam İsveç’e ait olmayan- İsveç’le ilgili olmayan – İsveçli olmayan anlamına gelir.

İşte bu İsveçli olmayan kalıbını İsveçiler bir iltifat olarak kullanır. Yani İsveçli olmamak bir iltifattır. Bunun arkasında ne olduğunu anlamak da zor.  Sanırım Avrupalı oldukları için Avrupa’nın sömürge mirasından utanmayı kendilerine bir görev belliyorlar. Son derece aptalca. Ama maalesef böyle.

Mesela bir kadın bir adamla tanışsın. Adam böyle centilmen, oturmayı kalkmayı biliyor, esprili… Yani bir sürü iyi özelliği var. Kadın o adamı arkadaşlarına anlatırken ”ay şekerim, hiç İsveçli gibi değil, harika” diye anlatır. Komşun mesela… Eve girerken ayak üzeri kapıda 5 dakika sohbet et. İçeri girdikten sonra karısına ”ne kadar cana yakın bir oğlan bu komşumuz. Hiç İsveçli gibi değil” diyecektir. Kesin.

Onun için İsveç sürekli bir aman övünmeyelim, aman mütevazi olalım, Avrupa aslında özünde sömürgecidir ve kötüdür gibi bir yaygın düşünce var. Geçmişi tazmin eden davranışlarda bulunuyorlar.

Mehmet: İyi de İsveç bir yerleri koloni haline getirip kendi sömürgesi yapmamış ki, böyle bir tarihleri yok…

Korkut: Evet, İsveç’in sömürgeci bir geçmişi olmaması meseleyi daha da ilginç bir hale getiriyor. Eğer Batılı’ysan ve ilerlemişsen bu kolektif günaha dahilsin. Elimde olsa bütün ilerlemiş Batı ülkelerinin entelektüellerini psikolojik tedaviye göndermek isterdim.

Mehmet: O zaman sen şimdi son dönemde en çok mülteciyi İsveç’in almasını da buna bağlarsın?

Korkut: O deliliğin pek çok nedeni var ama bir tanesi bu olabilir, evet. Şu anda İsveç’te Avrupa’da ve dünyada hiç denenmemiş birşey deneniyor ve nüfusuna oranla en çok oranda mülteciyi İsveç’e alıyor.

Mehmet: Alsın, bu kötü birşey mi? Zor durumda kalan insanlara yardım ediyor.

Korkut: Elbette kötü birşey değil ama bunun bir sınırı olmalı ve bir planlama olmalı. Ama İsveç’e geldiğinde göreceksin mülteci olarak gelen insanlar İsveç’in temelde karşı çıktığı tüm değerlere aykırı düşünen ve davranan insanlar. Gelen mülteciler genelde erkek ve bu zaten başlıbaşına bir problem. İnsan hakları, kadın-erkek eşitliği, hayvanları koruma, çalışma, uyum sağlama, farklı görüşlere sahip çıkma gibi İsveçlilere normal gelebilecek her şey bu insanlara ters.

Mehmet: Bu durumu sen görüyorsun da İsveç devleti ve toplumu görmüyor mu? Ses çıkarmıyorlar mı?

Korkut: Görüyorlar elbette. Ama az önce de dediğim gibi İsveç’te itidal yani denge çok önemlidir. Aslında bu dengenden çok, hemfikir olmaya özen gösterme olarak açıklanabilir. Görüşlerin aykırı olamaz. Bu konuda iktidar, muhalefet, entelektüeller ve medya, ağız birliği etmişçesine geviş getiriyorlar. Toplumun büyük bir kesimi de sırayı bozmadan yürüyor.

Bu Yazı da Hoşuna Gider ===>  İngiltere Ankara Anlaşması Vizesine Başvurdum Ne Zaman Cevap Gelir?

Mehmet: Bu durumda İsveç’e gelen göçmenler ilerde ciddi sorunlara yol açacak. Zira tutarlı bir göçmen politikası yok gibi görünüyor?

Korkut: Malesef öyle olacak. Alınan bu göç İsveç’te büyük sorunlara yol açacak. Bunu daha şimdiden görebiliyoruz. Kadın-Erkek sayısının dengesi erkekler yönünde ciddi anlamda bozuldu ve cinsel suçlarda muazzam bir artış var.

Mehmet: Birkaç yıl önce bir yerde birşey okumuştum ve sen de Gazete Duvar’daki ve kendi blogundaki yazılarında bundan bahsediyorsun. Bir hesaplama yapmışlar, İsveç’te 2020 yılına kadar bilmem kaç tane kadın göçmenlerin taciz veya tecavüzüne uğrayacakmış?

Korkut: O hesaplamayı kim nasıl yapmış pek emin değilim zira İsveç’te işlenen suçların kaydı tutulurken etnik kökene yer verilmez.

Biz İsveç’te olan bu tür olayların detaylarını İngiliz gazetelerinden okuruz. Burda medya bunları yazmaz. Dediğim gibi iktidar ve medya ağız birliği içindedir İsveç’te.

Mehmet: Allah allah, iktidar ile medyanın büyük bir kısmının ağız birliği etmiş olması bana Türkiye’deki durum da aynı dedirtiyor bilader!

Korkut: Evet, öyle. Türkiye’deki iktidar-medya ve İsveç’teki iktidar-medya ikilisinin hangi konuda ağız birliği ettikleri değişkenlik arzeder, fakat neticede ortada bir takım gerçeklerin saklanması ve/veya değiştirilmesi var, sonuç aynı yere geliyor yani. Türkiye’de yarın öbür gün bir şeyler değişirse basın hürriyeti belki sağlanabilir. Ama İsveç’te iktidarlar gelir, iktidarlar gider. Fikirbirliği kültürü değişmeyecektir. Türkiye’de baskı ile fikirbirliği var. Burada gönüllü.

Mehmet: Sence İsveç’te şu andaki en büyük sorun ne?

Korkut: İsveç’teki şu dönemdeki en büyük sorun göçmen politikasının yanlış ve çarpık olması ve İsveç’in göçmenler konusunda çok tehlikeli bir deneysel çalışma içinde olması. Her türlü yanlış politikadan geri dönülebilir. Vergiler indirilebilir, çıkarılabilir. Dış politikada bir dönem şöyle olursun, öbür dönem böyle.

Göçmen politikası farklı bir politika. Göçmen politikan yanlışsa, artık ülke olarak onunla sonsuza kadar yaşayacaksın. Demografin değişiyor. Kültürün değişiyor. Kurumların da bu değişime ayak uydurmak zorunda. Ve bu değişim iyiye doğru gitmiyor İsveç’te. Burada göçmenlerin entegrasyonu ile ilgili politikaların hiçbiri tutarlı değil. Ne yapılması gerekiyorsa, tersi yapılıyor. Hem de 40 senedir. Yanlış yapmada fikirbirliği içinde olduğumuz için bu durumun ne zaman değişeceğini bilmiyorum. Ama yarın değişse bile bugüne kadar yapılan yanlışlarla sonsuza kadar yaşayacağız. Bunların geri dönüşü yok.

İsveç

İsveç

Mehmet: Peki sen İsveç vatandaşlığını nasıl aldın?

Korkut: İsveç, vatandaşlık almanın en kolay olduğu ülkelerden biri. Bir İsveçli ile evliysen 3 senede, partner olarak yaşıyorsan 5 senede alabilirsin.

Ayrıca çalışmaya ya da girişimci olarak gelirsen de belli bir süreden sonra vatandaşlık alman mümkün.

Mehmet: İsveç’te yaşanır mı?

Korkut: Evet yaşanır.

Herşeye rağmen dünyanın pek çok yerinden iyi.

Mehmet: Yeni gelen biri için İsveç’te karşılaşabileceği en büyük sorun ne?

Korkut: Barınma problemi.

Yukarda da değindiğim gibi İsveç’te başını sokacak bir ev bulmak çok zor. Hele de büyük şehirlerde ve özellikle de Stockholm’de.

Şehir merkezinde ve şehir merkezine görece yakın yerlerde durum bu. Şehir dışına gidersen de gettolaşmış bir hayat var. Buralarda genelde göçmenler yaşıyor ve bu gettolar İstanbul’un uzak ya da kenar mahallelerindeki yerleri çok fena aratır durumda. Erkekler için kısmen yaşanabilir fakat kadınlar için burda yaşamak çok zor. İsveç’e pek benzemeyen yerler buralar.

Aslında baktığın zaman oldukça bayındır yerlerdir. Yani binalar ve çevre düzenlemesi iyidir. Her yerde çocukların oyun alanları, parklar falan vardır. Ama buralarda yaşayan insanlar burayı yaşanması zor yerler haline getiriyor.

Onun için herkes ya burda yaşamak zorunda kalmayacağı bir çözüm bulmaya çalışıyor ya da bir süre burda yaşasa bile şehirlerin diğer bölgelerine kaçmaya çalışıyor.

Mehmet: Birgün Türkiye’ye dönecek misin?

Korkut: Eskiden Türkiye’ye dönmek gibi bir düşüncem vardı evet. Ama artık yok galiba.

Yine de büyük konuşmayayım.

Bunun birkaç nedeni var. Türkiye’de kendime ait bir evim var, gidip gelebiliyorum. Özlem yok pek. Çünkü freelance çalışıyorum ve bu işleri internet olan herhangi bir yerden yapabilirim. Örneğin Türkiye’ye gidip 2 ay kalabilirim. Bu serbestliğin olduğunu bilmek de radikal kararlar almanın önünde bir engel. İyi ve hoş bir engel tabii.

Bir başka neden ise Türkiye’de bir Türkiyeli gibi çalışma düşüncemin olmaması. Ben Türkiye’de hiç iş hayatında bulunmadım. Üniversite yıllarımda İsveç’e geldim ve hep burda çalıştım. Türkiye’de iş hayatında tutunabilmen için bazen kabalaşman, bazen kötü birine dönüşebilmen, bazen yanında çalışanlara kötü davranabilmen, bazen gereğinden fazla kurnaz olabilmen ve benzeri birçok şey gerekiyor.

Bende bu meziyetler(!) yok ve bu meziyetlere sahip olmak da istemem. Dolayısıyla Türkiye’ye döneyim, orda çalışayım ve yaşayayım gibi bir düşüncem de yok.

Mehmet: İsveçliler’i seviyor ve onlarla iyi anlaşıyor musun?

Korkut: Her ülkenin ve o ülkenin insanlarının belirgin bir takım karakter özellikleri var sanırım. Ben düzenli biri değilim ama İsveç ve İsveçliler çok düzenlidir. Bu hayatımı kolaylaştırıyor benim. Kendim gibi bir yere gitsem dağılabilirim tamamen. Sonra İsveçliler mesafede durmayı sever. Bunu ben de seviyorum. Hayatı konforlu kılıyor. Mesela Amerikalılar’ı çok nazik buluyorum ama İsveçliler de fena değildir. Tabii Türkiye’ye göre kıyaslıyorum.

Mehmet: Sohbetimizde eğitimden de bahsettik. Ben mehmetc.com’un birçok takipçisinin merak ettiği bir soruyu daha sormak istiyorum. Sence Türkiye’den gelip İsveç’te eğitim almak işe yarar mı?

Korkut: Tabii, yaramaz mı? Çok işe yarar.

Hem İsveç’te hem de dünyanın başka yerlerinde işe yarar. Fakat burdaki eğitim sisteminin öyle zor olduğu ya da süper acayip şeyler öğretildiğini sanmıyorum ben yine de. Ama metod farklı ve asıl büyük farkı da bu yaratıyor.

İsveç’te üniversite eğitimi Türkiye’ye kıyasla kolaydır. Türkiye’de üniversite okuyup da bitiremeyen fakat İsveç’te zorlanmadan üniversite mezunu olan bir sürü insan tanıdım.

Burda dersler zor değil çünkü tüm dersleri bir anda almıyorsun. Belli sürede birkaç ders alıp onlardan başarılı olman gerekiyor ve sonra başka dersler alıyorsun. Yani Türkiye’deki gibi aşırı bir yüklenme yok.

Mehmet: Çeşitli gazete ve dergilerde yazı yazdığından ve kendi blogunda da yazdığından bahsettik. Blog yazmaya neden ve ne zaman başladın?

Korkut: Blog yazmaya 2006-2007 yıllarında başladım. Yazmaya başlamamın nedeni Türkçe’min geri gitmesini engellemekti.

Mehmet: Peki son olarak,  sormadan edemeyeceğim klasik bir soru ile kontra gireyim 🙂 İsveç mi döver İngiltere mi? :)!

Korkut: Bu sorunun cevabını geçen sene Zlatan İbrahimoviç verdi sanırım. İsveç döver 🙂 3-2 yendik sizi burada!

Şaka bir yana, bir kere benim için İngiltere çok özel bir ülke. Magna Carta’nın yazıldığı yer. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun kalesi. Kapitalizmin doğduğu topraklar. Sev sevme, beğen beğenme, dünya bugün böyle bir dünya ise, ki hiç fena değil bana kalırsa, bunda İngiltere’nin payı büyük.

Siyasete pek girmedik ve belki de böylesi iyi oldu ama küçücük uçundan çıtlatacak olursam, kendimi muhafazakar liberal olarak görüyorum. Dolayısıyla bu da benim için ibreyi İngiltere’ye çekiyor. Sosyal demokrat olsaydım tam İsveçli olacaktım.

Fakat her şeyi bir teraziye koyduğumda bir şekilde İsveç yine ağır basıyor benim için. Büyük ihtimalle bu değerlendirmem hiçbir şekilde bir objektiflik taşımıyor. Ama böyle işte, 22 yıldan sonra.

Bu röportajı okuyacak olanlar büyük ihtimalle yurtdışında yaşamayı kafaya koymuş insanlardır. Bu yüzden onların işine yarayacak bir şeyler söyleyerek kapatmak isterim;

Ne İngiltere, ne İsveç…Bence hedef Amerika olmalı. Tabii hırs varsa, ateş varsa, şunu yapacağım bunu edeceğim diye kafaya koyduysanız. Ama yok, insanca ve çok kasmadan yaşayayım diyorsanız İskandinav ülkeleri bir alternatif olabilir. Hırsım ve ateşim var ama burada anam-babam var, uçağa atladım mı dört saatte evde olmalıyım diyen varsa Amerika’nın Avrupa’daki şubesi olan İngiltere’yi seçebilirsiniz. İngiltere her zaman İngiltere’dir. Hazır Ankara Anlaşması Vizesi de varken…

Mehmet: Bu güzel sohbet için teşekkür ederim Korkut.

Korkut: Rica ederim, benim için zevkti.

Bu yazıyı beğendin mi?
mehmetc.com eposta listesine katıl, yeni yazı ve duyurulardan haberdar ol!
I agree to have my personal information transfered to MailChimp ( more information )

Sosyal medyada paylaş!