Paris’i Bir de Pariste.Net’in Kurucusundan Dinleyelim

Yazıyı paylaş!

Ahmet Öre. 2012 yılından bu yana Paris’te yaşıyor. Sadece yaşamakla kalmıyor, hem yaşadıklarını hem de Paris ve Fransa ile ilgili bir sürü faydalı bilgiyi blogunda paylaşıyor.

Geçtiğimiz günlerde Fransa Vatandaşlığı’nı da elde eden Ahmet’le Paris’i ve kendisinin Paris’e yerleşme serüvenini konuştuk.

Mehmet: Ahmet Merhaba. Öncelikle her zamanki gibi klasik soru ile başlayalım. Bize kısaca kendini tanıtır mısın?

Ahmet: Elbette. İsmim Ahmet Öre. Paris’te yaşayan full time bloggerım. Paris’e yerleşmeden önce İstanbul’da yaşıyordum ver medya sektöründe marketing alanında çalışıyordum. Doğma büyüme İstanbullu’yum. 2012 yılında Paris’e yerleştim.

Mehmet: Paris’e yerleşmeden önce Fransızca biliyor muydun?

Ahmet: Hayır, hiç Fransızca bilmiyordum ve Fransızca’ya da öyle pek fazla bir ilgim yoktu. Öğreneyim diye planladığım bir dil değildi.

Mehmet: Peki Fransa’ya yerleşmek nereden aklına geldi?

Ahmet: Ben de her plaza çalışanı gibi birgün güneye yerleşme hayalleri kuran biriydim. İstanbul’da medya sektöründe yoğun bir tempo ile çalışıyordum ve bu tempo herkesi olduğu gibi beni de ara sıra bunaltıyordu. İş değiştirmenin de pek bir faydası olmuyordu zira hem İstanbul hem de İstanbul’daki iş hayatı pek değişmiyordu.

Fakat gördümki bu “güneye yerleşme” işi pek öyle göründüğü gibi değil. Yani olay deniz-kum-güneşten ve şortla işe gittiğin ya da rahat bir tempoda çalıştığın bir döngüden ibaret değil. Seni besleyen şeylere de ihtiyacın var. Bu elbette gündeyde de mümkün fakat bu daha çok nasıl biri olduğuna ve hayata nasıl baktığına bağlı.

Ben de bu yüzden güneye yerleşme fikrimden vazgeçtim ve rotamı yurtdışında yaşama yönünde değiştirdim.

Mehmet: Güneye yerleşmekten yurtdışında yaşama hayallerine evrilen planlar yaparken ilk Fransa’yı mı düşündün?

Ahmet: Aslında açıkçası Fransa ya da Fransızca konuşulan bir ülke hiç aklımda yoktu ve bunu pek tercih etmezdim de. Önce İngiltere’yi denedim. O zamanlar İngiltere’nin kişisel puanla vize verilen uygulaması vardı. Puanım az çok yetiyordu ama dil puanım kıl payı yetmiyordu. Birgün İngiltere’nin TOEFL sınavı diyebileceğimiz IELTS sınavında sözlü kısımda acayip bir duraklama yaşadım. Nasıl olduğunu ben de anlayamadım fakat yazılı iyi geçmişken sözlü sınavda en basit ve aslında bildiğim soruları cevaplayamıyordum.

Adeta dilim tutulmuştu ve sınavda İngiltere’nin istediği puanı çok az bir farkla alamadım ve bu da sınavın sözlü kısmındaki dil tutulmasından oldu. Halbuki İngilizce öyle ya da böyle bir şekilde konuşan bir insanım.

Mehmet: Sonra ne oldu peki?

Ahmet: Biraz daha İngilizce’ye ağırlık verir sınavı geçerim derken İngiltere vize sistemini değiştirdi ve bir sürü yeni şart getirdi ve ben de İngiltere’den vazgeçtim. Sözlü İngilizce sınavımda başıma gelen şey adeta ilahi bir elin beni başka yönlere doğru itmesiydi diyebilirim.

İngiltere’yi zorlasam yine vize alırdım ama hem süreç uzayacaktı hem de yeniden bir çaba içerisine girmem gerekecekti.

Mehmet: İngiltere’den vazgeçince ilk nereyi denedin?

Ahmet: Amerika’yı Green Card ile denedim. Green Card’dan bir sonuç çıkmayınca Kanada’yı denedim ve uzun uğraşlar sonucunda oturum kartı almayı başardım. Kanada’nın Fransızca konuşulan bir şehrinde yaşayan arkadaşım “buraya yerleş” dedi. Bense “İki cihan bir araya gelse Fransızca konuşulan bir yerde yaşamam” diyordum 🙂

Fakat gel gör ki durum öyle olmadı. 2012 yılında, bir son dakika sürpriziyle ibre Fransa’ya döndü ve kaderin bir cilvesi sonucunda kendimi Paris’te buldum.

Mehmet: Fransızca öğrenmen zor olmadı mı?

Ahmet: İlk 3 ay pek dil öğrendim denemez. Ama 3 aydan sonra günde 8 saat çalıştığım yoğun bir programım ve harika bir Fransızca öğrenmenim vardı. Fransızca öğretmenimi o kadar çok sevdim ki neredeyse Fransızca’yı öğrenmeme o sebeptir diyebilirim.

Sonra yıllara yayılan süreçte dil bilgim gelişti ve şu anda Fransızca’yı akıcı konuşabilir durumdayım. Sözlüğe pek bakmadan kitap okuyabiliyorum.

Bu Yazı da Hoşuna Gider ===>  Marsilya'da Kadın Dayağından Kurtulma Öyküsü

Mehmet: Fransızca sence de romantik bir dil mi?

Ahmet: Bilmiyorum fakat ben Fransızca’ya bu dili öğrenmeden önce “Kusarmış gibi konuşulan bir dili neden öğreneyim” derdim. Ama sonra durum değişti. Ben de artık Fransızca konuşan biriyim.

Mehmet: Full time blogger olduğunu söyledin. Bu durumda blog yazarak para kazanıyorsun.

Ahmet: Evet, blog yazarak para kazanabiliyorum.

Fransa’ya ilk geldiğimde belli bir maddi birikimim vardı zira Türkiye’de uzun yıllar yoğun tempo ile çalışıyordum ve yurtdışında yaşama kararı aldıktan sonra para biriktirmeye başlamıştım.

Onun öncesinde para biriktirme konusunda o kadar hassas değildim. Her hafta sonu bir yerlere gezmeye giderdim ve bu genelde yurtdışı gezi şeklinde olurdu. Ama dediğim gibi, yurtdışı fikirlerim oluşmaya başlayınca para biriktirdim.

Fransa’da bu birikimim işime yaradı. O sırada da blog yazma fikrim oluştu. Evet blog yazarak para kazanabiliyorum ama bu hemen birden olmadı, uzun çaba ve emeklerimin sonucudur.

Mehmet: Blog yazma fikri nasıl oluştu?

Ahmet: İyi gezen biri olarak bunları yazarım diyordum. Yazmak her zaman çok sevdiğim birşeydir. Beni bıraksan saatlerce hiç durmadan yazabilirim. Kendimi yazarak ifade eden biriyim. Gezilerimi yazmayı düşündüm ama gezi konusunda yazan çok kişi vardı ve o alan oldukça fazla bloggerın olduğu bir alandı.

Ben de Paris’te yaşayan ve artık Paris’e yerleşmiş biri olarak Paris’i yazmaya karar verdim ve böylece www.pariste.net adresindeki blogum doğmuş oldu.

Mehmet: Full time blogger olarak bir günün nasıl geçiyor.

Ahmet: Sabah erken, 8 gibi kalkarım. Güzel bir kahvaltı yaparım ki bu genelde Türk usulü bir kahvaltı olur. Sonra bilgisayar başına geçerim ve blogumdaki yazıları güncellerim, bloguma yeni şeyler eklerim ve blogdan gelen epostalar ile sosyal medyadan gelen mesajlara cevap veririm.

Haftada en az bir yeni yazı yazıp yayınlıyorum.

Tüm bunlar bütün vaktimi alıyor. Blogda çok özenli davranıyorum ve yazılarımı sürekli güncelliyorum. Bir yazıyı yazdım ve sonra bitti yok bende. O yazı ile ilgili birşey değişti ise o yazıyı mutlaka güncellerim.

Bir örnek vereyim. Geçenlerde Türkiye’den Fransa’ya uçuşları olan bir havayolu şirketi iniş yaptığı havaalanı ile ilgili bir güzergah değişikliğine gitti. Benim blogumda Paris’teki havaalanlarına ulaşım ve havaalanları ile ilgili çok faydalı bilgiler veren yazılar var. Hemen bu yazıları güncelledim. Sırf bu yazıları güncellemek için yeni güzergahlara gidip bizzat kendim tecrübe ettim.

Bunu yapmasam blogumdaki o yazıları okuyan bir sürü insan o yazılardaki bilgiye göre hareket edecekti ve güzergah değişikliğinden dolayı belki de yanılacaktı. Benim blogum Paris’le ilgili en iyi bloglardan biri ve herkes blogdan okuduklarını teyit edecek zaman ve motivasyona sahip değil. Dolayısıyla bu yazıları güncelledim ki insanlar bu değişiklikten haberdar olsun ve Paris’te havaalanından şehre ya da şehirden havaalanına planlarını ona göre yapsın.

Bu sadece bir örnek. Birçok örnek sayabilirim. Mesela blogumda konu ettiğim bir sokak, bir müze ya da bir kafenin ismi, yeri, tarzı değişsin, hemen bunu yazıda güncellerim.

Blogum sadece düşüncelerimi paylaştığım ve bilgi verdiğim bir mecra değil ayrıca. Cevapladığım mesajlar aracılığı ile bir sürü insana hayata dair yol göstermişimdir. İnsanlara elimden geldiğince yardımcı olan biriyim.

Mehmet: Bloguna hatırı sayılır emek ve zaman harcadığını anlıyorum. Blogdan gelen gelirlerin hangi kalemlerden oluşuyor?

Ahmet: Reklam gelirleri ve affiliate marketingden oluşuyor. Önce reklam geliri olarak başladı. Ben birşey talep etmeden yazılarım kendilerine fayda getiren insanlar bloguma destek olmaya başladılar. Blogdaki bazı yazılar bu gelirleri getiriyor. Sonrasında öğrendikçe affiliate marketing yapmaya başladım ve ordan da gelir gelmeye başladı.

Mehmet: Kimlerden reklam almazsın?

Ahmet: Kopyala yapıştır yazılar yazmam. Bu şekilde gelen talepler bana uymuyor, bunlara hayır demek durumundayım. Kendim tercih etmeyeceğim bir ürün ya da servisin reklamını da yapmam.

Bu Yazı da Hoşuna Gider ===>  Marsilya'da Kadın Dayağından Kurtulma Öyküsü

Mehmet: Paris ve Fransa’yı iyi biliyorsun. Rehberlik yapmayı düşündün mü?

Ahmet: Evet düşündüm ve bir süre denedim de. Fakat sonradan bana göre olmadığını gördüm. Evet, gerçekten para kazanabilirim rehberlik yaparak, güzel paralar da kazanabilirim. Rehberlik denemelerimde bunu gördüm. Fakat o paraların bir kısmını sonradan psikologa harcayacaksam eksik olsun, ben almayayım.

Mehmet: [Karşılıklı gülüşmeler] Anlıyorum, Türkiye’den gelenlere Paris’i gezdirmek zor olsa gerek 🙂

Ahmet: Rehberlik evet öyle birşey. Ben böyle iyiyim. Paris’e arkadaşlarım geliyor bazen, onları gezdiriyorum. Güzel de oluyor. İlla Paris bilgimi paraya dönüştüreyim diye bir derdim yok.

 

Mehmet: Fransızlar’ı seviyor musun?

Ahmet: Evet, Fransızlar’la aram iyi. Bir sorun yaşamadım. Ama beni ölçü olarak kabul edip Fransızlar iyi ya da kötü demeyelim bence çünkü benim Paris’te keyfim yerinde. Burda her milletten arkadaşım var, Fransız arkadaşlarım da var. Sosyal ortamım iyi, bir sıkıntı yaşamıyorum.

Mehmet: Peki sana Paris’i sevdiren şeyler neler?

Ahmet: Özgürlük ve estetik.

Mehmet: Bu özgürlük ve estetiği biraz açsana? Ne gibi bir özgürlük?

Ahmet: Ben İstanbul Kadıköy’de doğdum ve büyüdüm. Çocukluğum bahçeli ama villa olmayan bir evde geçti. Villa olmadığı gibi bir gecekondu da değildi.

Bu ne demek diyeceksin. Anlatayım. Benim çocuk olduğum dönemde bu mümkündü. Şimdiki gibi bahçeli bir eve servet ödemiyordun. Benim ailem öyle zengin bir aile değil, normal kooperatif ile alınan bir evde büyüdüm ve orta halli bir aileydik. Ama yeşilin olduğu yani olabildiği, 12-13 tane ağacı olan, bir bahçesi olan bir evde büyüdüm.

Klasik olacak ama o zamanlar İstanbul böyle değildi. Ben keyifli zamanlarında çocuk oldum desem yanlış olmaz. Belki benim yaşadığım yer öyleydi, bilemem ama durum buydu.

Şimdi onlar kalmadı. Artık çok farklı bir hayat akışı ve ortam var. İnsan bunalıyor. Paris’te ise özgürsün. Burda her milletten insan var ve insanlar öyle ya da böyle birbirine saygılı. Bireysel özgürlüklere saygı var. İnsana saygı var.

Estetik açısından da, tarihi doku ve bu dokunun korunması beni kendine hayran bırakıyor. Mesela ben çocukluğumdan beri çizim yaparım ve birşeyler çizerim. Paris’e gelince burası adeta benim için sürekli izlenecek, sürekli tarihi binalara bakılıp ayrıntılara dikkat edilecek bir yer oldu. Kafamı nereye çevirsem güzel birşey görüyorum ve çizim yapan, estetiğe merakı olan biri olarak bu beni hem etkiliyor hem de mutlu ediyor.

Mehmet: Blogdan ve sosyal medyadan gelen eposta ve mesajlara cevap verdiğinden bahsediyorsun. Ne kadar eposta ve mesaj geliyor?

Ahmet: Valla haftada eposta ve mesaj toplamı 150 civarı oluyor, bazen geçiyor.

Mehmet: Sosyal medyada yaptığın şey paylaşımdan ibaret değil diye hatırlıyorum?

Ahmet: Evet. Sadece paylaşım değil. Bazen Paris sokaklarında dolaşırken canlı yayın yapıyorum. Her canlı yayınımı 300 kişi kadar bir kitle takip ediyor ve ben bir yandan Paris’i geziyorum, bir yandan da anlatıyorum. Bazen takipçilerim beni yönlendiriyorlar, “Ahmet Bey şu sokağı merak ettim, oraya doğru gidin, şurda ne var” gibi şeyler söylüyorlar ve ben de dediklerini yapıyorum. Güzel ve keyifli oluyor.

İnsanlara Paris’in Eyfel Kulesi ve Şanzelize’den ibaret olmadığını göstermeye çalışıyorum. Paris’i yürüyerek gezmelerini, kendilerinin de keşfedebileceklerini göstermeye çalışıyorum.

Mehmet: Peki Paris’in sevdiğin şeylerinin yanında, mesela en sevmediğin tarafı ne?

Ahmet: Bu sorunu söze insanları ayırt etmediğimi belirterek başlayarak cevaplamak isterim. Burda Afrika kökenli birçok insan var, özellikle Kuzey Afrika kökenli. Onların şehirde insanları rahatsız etmesi ve etrafı rahatsız eden tavırlarından hoşlanmıyorum. Bu hassas bir konu ve o insanların eğitimsiz bırakıldığını ve gettolara itilmiş olduklarını da biliyorum.

Fakat mesela metroda herkes normal bir şekilde davranırken onların etrafı rahatsız eden tarz ve tavırları beni de rahatsız ediyor. O insanları anlıyorum fakat malesef etrafa verdikleri rahatsızlık bir gerçek.

Bu Yazı da Hoşuna Gider ===>  Marsilya'da Kadın Dayağından Kurtulma Öyküsü

Mehmet: Fransa’nın başka yerlerini gezdin mi?

Ahmet: Gezmediğim çok az yeri kaldı. Güney Batı hariç her yerini gezdim, oraları da gezerim mutlaka.

Mehmet: Paris’ten sonra en sevdiğin Fransa şehri hangi?

Ahmet: Nice. Nice’i seviyorum çünkü hem doğası güzel, deniz tatiline meraklı biri için güzel. Hem de Fransa’nın kendine özgü estetik ve detaycı yönünü yansıtan bir şehir.

Mesela gezerken sırdan ve küçük bir kasabada karnın acıksın, arabanı kenara çek, bir restoran ya da kafe bul, orda yemek ye. Kavun içinde rom servis edebilirler örneğin. Bu bir detaydır ve bu gibi ince şeyler Fransa’ya özgü güzelliklerdir. Nice’te bunları görebilirsin, bu tür şeyleri seviyorum.

Mehmet: En sevdiğin Fransız yemeği nedir?

Ahmet: Antrikot diyeyim ama sen bana bakma. Yemek konusunu bana sorma. Gittiği ülkede patates kızartmasının kalitesine göre yemeklerini değerlendiren biriyim, patates kızartmasını çok severim.

Mehmet: Fransa’dan başka en sevdiğin ülke hangisi?

Ahmet: Bu konuyu pek düşünmedim. Ben birçok yere çabuk adapte olup gittiğim yerleri benimseyebilen biriyim. Şu ülkeyi severim desem yarın başka bir yere gittiğimde o değişebilir.

Ama genel olarak Avrupa’yı seviyorum diyebilirim. Mesela “Asya’da yaşamak isterdim” gibi şeylerim yoktur. Avrupa’daki yaşam bana hitap ediyor diyebilirim.

Mehmet: Bitirmeden önce aşk ve işten bahsedelim isterim. Türkiye’den giden biri Fransa’da iş bulabilir mi? Mesela Fransızca bilen, ortalama ölçüde talep gören bir mesleğe sahip biri orda iş bulabilir mi?

Ahmet: Zor. Vize ciddi bir sorun. Fransa’danın bürokrasisi Türkiye’nin bürokrasisinin Fransızca olanı. Durumu burdan sen tahmin et. Avrupa Birliği Ülkeleri dışından gelen biri için şirketler burda sponsor olmaya sıcak bakmaz ve sponsor olmazlar. Çok özel bir durum olması lazım. Onun için imkansız olmasa da Türkiye’den giden biri için Fransa’da iş bulmak zordur.

Mehmet: İşi anladım. Peki aşk? Fransız kadınları çekici mi?

Ahmet: Güzeli var evet. Ama kadın kadındır, erkek te erkek. Fransız kadını diye güzel olacak diye birşey yok.

Burda mesela komik birşey söyleyeyim, bir burun sorunsalı var. İnsanların burunlarının güzelliği-çirkinliği ve insanların buna dair bakış açısı enteresan. Kendini pek çekici bulmayan biri buraya geldiğinde “aslında ben de fena sayılmam” diyebilir mesela.

Buranın insanı biraz bireysel. Önce kendim diyorlar. Ama bu aşık ya da dost olmadıkları anlamına gelmiyor.

Mehmet: Orayı açalım mı?

Ahmet: Mesela Türkiye’de insanlarda şöyle birşey var; “Avrupa’da insanlar bencil, herkes hesabı kendi öder, insanlar arasında samimiyet yok, insanlar yalnız ve mutsuz vs.”. Ama bence bu doğru değil. Bir Fransız arkadaşım da bizler için “Türkiye güzel yer ama insanları birbirine dost canlısı değil, gerçek dostluk pek yok” diyor. Şimdi hangisine inanacaksın? Hangisi doğru.

Bence hiçbiri çünkü her millet ve her insan farklıdır. Kültürel farklılıklar elbette olur ama genellemeler bence pek doğru ve sağlıklı değil. Herkes benim ülkem ve insanım en güzel diyebilir ama acaba gerçekten öyle mi?

Onun için gezmek, görmek, yeni insan tanımak çok önemli. Sadece benim milletim ve benim ülkem güzel ve iyi demek hem yersiz hem de doğru değil. İnsan bunu gezdikçe anlıyor. Gezdikçe dünya küçülüyor ve sen dünya insanı oluyorsun. İnsanları önyargısız değerlendirmeyi ve onlara saygı duymayı öğreniyorsun. İnsanları koşulsuz, tanıyarak sevmeyi tercih ediyorsun.

Mehmet: Ahmet zaman ayırıp sorularımı içtenlikle cevapladığın için teşekkür ederim. Gerçekten keyifli bir sohbet oldu. Mehmetc.com’u takip edenlere senin www.pariste.net blogunu mutlaka ziyaret etmelerini tavsiye ederek tamamlamak isterim.

Ahmet: Rica ederim. Benim için zevkti.

Bu yazıyı beğendin mi?
mehmetc.com eposta listesine katıl, yeni yazı ve duyurulardan haberdar ol!
I agree to have my personal information transfered to MailChimp ( more information )

Yazıyı paylaş!